Kaan Eminoğlu Kişisel Blog
Yolunu Kaybedip Dünyaya Düşmüş Bir Serdengeçti

Hangi Öz Türkçecilik?

 

HANGİ ÖZ TÜRKÇECİLİK?

 Düşünce mevzubahis olduğunda zihne birçok soru gark olmaktadır. Bu yüzden düşünceyi de bu soruların zihni doldurmasıyla başlayan bir süreç olarak adlandırabiliriz. Ancak aydının düşünce yazgısı daha çetin bir yolda ilerler. Objenin ya da süjenin  önüne-arkasına getirilen neden, niçin, nasıl, hangi, kim vs sorular; aydının o obje ya da süje hakkındaki düşünce edimini derinleştirmesini sağlamaktadır. Bu sorular içinde yer alan ''Hangi?'' sorusunu sormaksa bir tasnifin, bir ayırt ediciliğin başlaması için olmazsa olmazlardandır. Sırf bu yüzden bile ''Hangi?'' sorusunu sormak aydının varoluş şartlarından birisi olmak zorundadır. Hatta istemsiz bir refleks gibi aydının zihnine yerleşmeli ve aydını genel kabullerden kurtaracak bir can simidi hâline gelmelidir. Zihni iğdiş eden çağımızın vebası conformisme (konformizm) hastalığından kurtulma reçetelerinden birisi de bu sorunun etki alanını genişletmek olacaktır. ''İnsanın en büyük mücadelesi kendi iradesine karşı olandır.'' sözünün hikmeti de bu doğrultuda ilerlemekle ortaya çıkacaktır. Şüphesiz ki aydının kendi kendine karşı verdiği savaşta kaybetmesi yeni savaşlara başlamak için onu daha güçlü hâle getirecektir. Bu yüzden bir yerden başlamalı, genel kabulleri yıkmalı ve popülist olana sırt çevirmelidir aydın. Mesele dil olduğu zaman bu tavır çok daha zorlaşmaktaysa da kolaylığın çekiciliğine kapılmamak da  aydının topluma karşı görevlerinden birisidir.                                       
            
Gözlemlerime göre son yıllarda -özellikle milliyetçi kesimde- dilin Türkçeleştirilmesi (hadi Neo-Öztürkçecilik diyelim) konusunda kuvvetli bir hassasiyet belirmiş durumda. Ancak dikkat ettiğim asıl husus bu anlayışa mensup kitlenin Öztürkçecilik anlayışının çeşitli sakatlıklara gebe olması. Şahsi görüşüm dili zenginleştirmek söylemiyle yola çıkan Neo-Öztürkçeci düşüncelerin, dilin tasfiye edilmesi düşüncesine doğru evrilmiş durumda olduğu yönünde. Peki Türk dilini zenginleştirmek ile dili tasfiye etmek arasındaki bu tezat ilişki nasıl oldu da aynı kesim tarafından kendi içinde bir tutarlılık oluşturamamasına rağmen Öztürkçecilik adı altında yeniden dillere pelesenk oldu?  Aslında cevap çok basit: hız ve haz çağının tüketim kültürü, aynı zamanda yanılsamaların tüketimine de yoğunlaştırdı insanları. Dildeki yabancı kökenli kelimeleri atıp yerine Türkçe kökenli kelime uydurmanın dili zenginleştireceği yanılgısı düşünme ve sorgulama melekesini kaybetmiş zihinlerde milliyetçi bir tüketim hâline geldi. Milliyetçilik, vatanseverlik gibi olgular dili tüketerek üretilebilecek bir anlama indirgedi. Yanlış vatanseverlik anlayışı, yanlış bir dil anlayışını da beraberinde getirdi.                                                                                                        
Öztürkçecilik savunucusu insanların yanılgıya düşme sebeplerinden bir diğeri de , (milliyetçiliği dile indirgemek dışında) savundukları görüş hakkında net bir bilgilerinin olmamasından kaynaklanıyor. Meseleyi örneklerle açıklarsak daha aydınlatıcı olacaktır. Kabul edebileceğimiz Öztürkçeciliğe göre dilimizi zenginleştirmek için yapmamız gerekenlerden biri de dilimizde karşılığı olmayan yeni teknik ve bilimsel kelimelere Türkçe bir karşılık bulmaktır. Örneğin son yıllarda dilimize giren "selfie" kelimesine "özçekim" denilmesi bu kapsamda değerlendirilebilir. Peki yazımın konusu olan tasfiyeci Öztürkçecilik nasıl oluyor? Onun örnekleri daha hazin ve üzerinde daha çok düşünülmesini gerektiriyor pek tabii olarak.                          
            
Tasfiyeci Öztürkçecilik, artık dilimize tamamen yerleşmiş bir kelimenin Türkçesini aramak yani o kelimeyi dilden tasfiye ederek yerine toplum tarafından kabul görmeyen, hiç bilinmeyen kelimeler kullanmaya dayanır. Örneğin siz "tatil" kelimesi gibi dilimize yerleşmiş ve halk tarafından benimsenmiş yabancı kökenli bir kelime yerine bundan sonra "dinlence" kelimesini kullanalım çünkü "dinlence" kelimesi Türkçedir derseniz bunu toplumun dil hafızasına nasıl yerleştireceksiniz? Örneğin dilimizde Soğdça kökenli bir kelime var, serçe. Hadi dilimizden serçe kelimesini kaldıralım yerine de ''uçgan'' diye bir kelime uyduralım. Bu ''uçgan''ı türkülerimize nasıl yerleştireceğiz, masallarımıza nasıl sokacağız, ninnilerimize nasıl uyarlayacağız? Böyle yaparak kelime üretmeye başladıysak eğer, fark etmeden de olsa dili zenginleştirme amacıyla çıktığımız bu yolda ters istikamette ilerlemiş ve dili fakirleştirme adımına alet olmuşuz demektir. Evet dilde yenilik şarttır ve gereklidir, ancak şu düsturu unutmamak kaydıyla: "Bir şey haddini aştı mı zıddına inkılap eder."                                                       

Bizim gibi Türkçeyi kendisine mesele eden insanlar, dilimizi yorulmuş ve yıpranmış bir ağaç gibi görüp budamak isteyenlerle dilimizi hâlâ boy atmaya devam eden bir fidan olarak görenler arasında bir tercih yapması gerekirse biz kimin yanında olacağız? Martin Heidegger dil varlığın evidir diyor, dil gerçekten varlığımızın eviyse acılarımızı, ümitlerimizi, neşelerimizi en önemlisi varlığımızı bu yapı içinde saklıyorsak bu evi hiç kullanılmayacak gereksiz eşyalarla doldurma sevdası niye?                                                                                                             


Hep söylüyoruz, dil canlı bir varlıktır, toplumda yaşar, toplumda değişime uğrar, toplumda gelişir. Laboratuvarda yapılan dil, topluma sirayet etmez, edemez. Bünyenin kabul etmediği kanın dokulara verdiği zarar gibi halk dilinin kabul etmediği sözcükler de toplumun dokularına zarar verir. Tamam kabul; ülkemizi sevmek, dilimizi sevmektir bir bakıma. Bu sevgiyi göstermek de dilimize karşı  yapılmak istenen bu suikast girişimine engel olmakla gerçekleşebilir ancak. Peki bunu gören, duyan, anlayan kim?                                                           


Eskiler boşuna dememiş; anlayana sivrisinek saz, anlamayana davul zurna az.

 



Kaan EMİNOĞLU

 



 

 

 

mukemmel.tr.gg