Kişisel Blog
Yolunu Kaybedip Dünyaya Düşmüş Bir Serdengeçti

Ana Sayfa

 HANGİ ÖZTÜRKÇECİLİK?

Attila İlhan'ın "Hangi ..." serisinin benim okuma yolculuğumda çok önemli bir yeri vardır. Bu seri (Hangi Batı, Hangi Sağ, Hangi Sol ...) bana birçok kapıyı açmış, şimdiye kadar hiç düşünmediğim olgu ve olaylar hakkında düşünce ufuklarımın gelişmesini sağlamıştır. Arasıra, keşke Attila İlhan'ın ömrü vefa etseydi de bu seriye devam edebilseydi diye düşünürüm, açıkcası düşündükçe de kendi hangi'lerim çoğalır. Çünkü bu soruyu sormak (hangi?) tam olarak bilinmeyen ya da yanlış bilinen olgu ve olayların geniş halk kitleleri ve aydın-yarı aydın tabakalar için aydınlatılması bakımından önemlidir. Benim gözlemime göre son yıllarda -özellikle milliyetçi kesimde- dilin Türkçeleştirilmesi (hadi Neo-Öztürkçecilik diyelim) konusunda bir hassasiyet belirmiştir. (Bakınız Türkçe'nin Diriliş Hareketi) Ancak dikkat ettiğim asıl husus bu arkadaşların Öztürkçecilik anlayışı, dili zenginleştirmek adı altında dilin tasfiye edilmesi düşüncesine doğru evrilmiş durumda olduğu yönünde. Peki Türk dilini zenginleştirme ile dili tasfiye etmek arasındaki bu tezat ilişki nasıl oluştu? Bununla ilgili düşüncemse, Neo Öztürkçeciciliği savunan arkadaşların konu hakkında tam bir bilgisinin olmamasından kaynaklandığı yönünde. Meseleyi örneklerle açıklarsam daha aydınlatıcı olacaktır. Gerçek Öztürkçeciliğe göre dilimizi zenginleştirmek için yapmamız gerekenlerden biri de dilimizde karşılığı olmayan yeni teknik ve bilimsel kelimelere Türkçe bir karşılık bulmaktır. Örneğin son yıllarda dilimize giren "selfie" kelimesine "özçekim" denilmesi bu kapsamda değerlendirilebilir. Peki yazımın konusu olan yanlış Öztürkçecilik nasıl oluyor? Onu da dilimiz döndüğünce açıklayalım. Bu yanlış Öztürkçecilikse artık dilimize tamamen yerleşmiş bir kelimenin Türkçe'sini aramak yani o kelimeyi dilden tasfiye ederek yerine toplum tarafından kabul görmeyen kelimeler kullanmaktır. Örneğin siz "tatil" kelimesi gibi dilimize yerleşmiş ve halk tarafından benimsenmiş yabancı bir kelime yerine bundan sonra "dinlence" kelimesini kullanalım çünkü "dinlence" kelimesi Türkçedir derseniz. Dili zenginleştirme amacıyla yola çıkmış olmanıza rağmen aksi yönde dili fakirleştirme adımına alet olmuşsunuzdur demektir. Evet dilde yenilik şarttır ve gereklidir, ancak şu düsturu unutmamak kaydıyla "bir şey haddini aştı mı zıddına inkılap eder."

 

ÇAM AĞACI SÜSLEYEN ARKADAŞLAR, SİZ HİÇ KARA KİTAP'I OKUDUNUZ MU?

Bazı arkadaşların yılbaşı kutlamaları için aldıkları çam ağaçlarını görünce aklıma nedense Orhan Pamuk'un Kara Kitap'ındaki Bedii Usta geliyor.

Okumayanlar ve dolayısıyla Bedii Usta'yı tanımayanlar için anlatayım:
Kitapta Bedii Usta bir manken imalatçısıdır. Hem de bu işin erbabı, pir cinsinden. Müzelere, vitrinlere Türk leventlerin, yeniçerilerin vs mankenlerini yapar. Döneminde Bedii Usta'nın şöhreti o kadar artmıştır ki taaa Şeyhülislam'ın kulağına kadar gitmiştir. Şeyhülislam, Bedii Usta'nın mankenlerinin "Allah'la boy ölçüşmek" sayıldığını söyleyip müzelerden, vitrinlerden kaldırtır.

Ancak Bedii Usta bu hiç yılar mı? Evinin bodrumunda kurduğu atölyesinde "evlatlarım" dediği mankenlerden yapmaya devam eder.

Zamanla memlekette "Batıcılık" diye bir dalga başlar. Beyoğlu vitrinleri bu yeni "Batılı" giysileri sergilemek için mankenlere ihtiyaç duyar. Bedii Usta'da sanatının icra alanını bulacağı için sevinir. Mağaza sahiplerini atölyesine davet eder ve onları "evlatlarım" dediği mankenleriyle tanıştırır.

Ancak bu tanışma hadisesi zavallı Bedii Usta'nın istediği gibi sonuçlanmaz ve mağaza sahipleri Bedii Usta'ya şöyle derler: "Ne yazık ki senin mankenlerin gerçek Türklere benziyor. Oysa Türkler artık Türk değil, başka birşey olmak istiyorlar. Almak istedikleri aslında elbise değil, o elbiseyi giyen 'ötekiler' gibi olma hayalidir."

Çam ağaçlarını süslemeye başlayan dostlarım, siz de acaba çam ağacı süslemekten zevk duyduğunuz için mi bunu yapıyorsunuz yoksa o çam ağacı süsleyen "Batılılar" gibi olma hayaliyle kendinizi mi avutuyorsunuz? Bunu hiç düşündünüz mü?

                                                                                                                   

 

BİZ YÖNETMELİKLERLE ÇARPIŞARAK BÜYÜDÜK ÖĞRETMENLERİM

Benim öğrencilik yıllarımda öğretmen, okula saçı jöleli gelen öğrencileri tuvalete götürür o buz gibi havada jöle kafasından çıkana kadar yıkatırdı. Yönetmeliklerin jöleyi yasakladığı lafını çok hatırlarım.

Saç uzunluğumuz yönetmeliğe uymuyor diye kapıdan içeri sokulmadığımızı da çok hatırlarım.

Yönetmeliklerin belirlediği kılık-kıyafete (beyaz gömlek) uymadığımız için (o da siyah gömlek giymek) kapıda bekletilip iki saat nutuk dinledikten sonra ilk derste yok yazıldığımızı çok hatırlarım.

Sakalımız yönetmeliklere uymayacak kadar uzun şekilde okula geldik diye hocalarımızdan işittiğimiz azarları çok hatırlarım.

İnsan, öğrenciliği bitse bile bazı şeyleri unutmuyor hocalarım. Ben bu yönetmelik nedir bilmiyorum, öğrenmeyi de hiç düşünmedim, öğrencilik hayatım boyunca da bu yönetmelik denen şeyin kurallarını çiğnedim. Yani kısacası, "biz yönetmeliklerle çarpışarak büyüdük hocalarım" Sizler için güzel bir öğretmenler günü mesajı yazacaktım, bakın aklıma neler geldi. Ne olur bu "yönetmelik" işkencesini yeni öğrencilerinize de yapmayın, onların da öğretmenler gününde aklına böyle anılar gelmesin.

Hepinizin öğretmenler gününü kutlarım.

 

 

''TÜRK ŞİİRİ, TÜRKÇE ŞİİR, TÜRK ŞAİR, TÜRKİYELİ ŞAİR'' KAVGASI

''Türk Şiiri, Türkçe Şiir, Türk Şair, Türkiyeli Şair'' gibi ifadeler, dilin doğru kullanımından çok politik nedenlere bağlı olarak kullanılıp, değerlendiriliyor. Yani şair ve yazarlar ''çoğunlukla'' ideolojisini göstermek ya da belli bir ideolojiye mensup insanlara yaranmak için (buna popülizm de denebilir) böyle kullanımlara giriyor. 

Ben bunu şuna da benzetiyorum, eskiden (aslında hala) sol görüşe mensup insanlar ısrarla halk derken, sağ görüşe mensup insanlar millet kavramını kullanırdı. (Aslında bu iki kavram çok farklı anlamlara gelir ama o konuya girmek istemiyorum) Amaç keşke Türkçe'nin doğru kullanımı meselesi olsaydı ancak ben meseleye bu açıdan baktığını söyleyen ''çoğu'' insanın samimiyetine inanmıyorum. Ayrıca ideolojisini kelimelere indirgeyen insanları çok ciddiye almamak gerekir diye düşünüyorum.

Maksat doğru kullanım demişken, ''Türk Şair, Türkiyeli Şair'' kullanımının ne kadar da politik olduğunu gösteren, Efresiyab Gemalmaz hocanın yazısını da paylaşayım. Belki okuyan, üzerine düşünen birileri çıkar.

''Türkçedeki ilişki bildiren, isimden isim yapma eki /+lI+/ (/+lı[+]/ ⇔ /+li[+]/ ⇔ /+lu[+]/ ⇔ /+lü[+]/) ekinin başka dillerdeki eşdegerlileriyle, ülke, yurt, yer ve şehir adlarından yapılmış özellikle aitlik, yurttaşlık, bazen hemşehrilik bildiren adları, bazıları, soy, etnik topluluk adı sanmakta ve gereksiz tartışmalarda örnek olarak göstermektedirler: Fransız kendisine “Fransalı” demiyormuş da, İtalyan kendisine “İtalyalı” demiyormuş da, İspanyol kendisine “İspanyalı” demiyormuş da; biz niye kendimize “Türkiyeli” diyelim. Fransa Cumhuriyeti yurttaşlarına “Fransız”, İtalya Cumhuriyeti yurttaşlarına “İtalyan”, İspanya Krallıgı yurttaşlarına “İspanyol” vb. deniyor da, Türkiye Cumhuriyeti yurttaşlarına “Türk” mü diyelim, “Türkiyeli” mi diyelim diye adeta boguşuyorlar... Ya cehaletimizden ya da hainligimizden gerçegi bilmek istemiyoruz. Aslında, Fransız, “Fransalı”; İtalyan, “İtalyalı”; İspanyol, “İspanyalı” ... demek. Ama kendi dillerinde.''

Ayrıca konuyla ilgili şu yazıyı okumakta fayda var. http://ozdemirince.com/modern-turkce-siir-antolojisi-adi-ne-anlama-geliyor/

 

 

''YAZMASAM DELİ OLACAKTIM''

 

       Üniversitedeyken kötü bir öğrenciydim, (hala öyleyim) nasıl oldu bilmiyorum ama bir keresinde üst sınıftan bir ders alabilme başarısı göstermiştim. Şans bu ya o derste de "bir gece de cahil kaldık" meselesiyle ilgili olarak üst sınıflardan bir çocukla aramızda bir tartışma yaşandı. Tartışmada üst sınıftan olan çocuk; benim, arkadaşımın (Kenan) ve dersin hocasının düşüncelerine çok kızmış bizi İslamiyet'e filan davet etmişti. Ona göre biz dinsizdik o dinliydi, din onun düşüncelerinin tekelindeydi, öyle bir düşüncesi vardı, böyle bir zihin yapısına sahip olmasına rağmen, uç düşüncelerini dahi dinledik, o bizi dinlemek istemedi canı sağolsun. Sorun bu değil, unuttum gitti zaten olanları.

        Üniversitedeyken yaşadığım bir başka olaysa ülkücülerleydi. Özellikle ikinci sınıftayken, bu ülkücüler çevremdeki insanlara hayatı çekilmez hale getiriyorlardı. Bir gün yurt odama giriyorum odada 50 kişi, bizim çocuklarla konuşuyor, sorun ne diyorum. Bizim çocuklar kağıt oynuyormuş bu da ülkücülüğe(?) göre suçmuş filan. Bu ülkücüler bunla da yetinmiyor, uzun saçlı arkadaşıma yok sen niye uzun saçlısın, sevgilisiyle yanyana yürüyen arkadaşıma sen örf, adet ve ananelerimize niye uymuyorsun diye uyarılarda bulunuyorlar. Yani karşılarındaki insanların düşüncelerine, yaşam biçimlerine saygı duymuyorlar, hep benim düşüncem doğru herkes buna uymalı gibi bir mantığı güdüyorlardı. Ben bu ülkücüleri tüm tahammülümle -ipe sapa gelmez düşüncelerini dahi- dinliyordum. Bununla yetinmeyip düşüncelerimi anlatmaya çalışıyordum. Ama olmuyor, duygusal- kültürel engeller anlaşmamıza engel oluyordu, yani dinlemiyorlardı beni, daha doğrusu dinlemek istemiyorlardı. O olaylar da bir süre sonra sonlandı. Neyse sorun bu da değil.

       Geçenlerde "ilerici" bir çocukluk arkadaşımla karşılaştım, yani ben öyle sanıyordum çünkü artık arkadaşım değilmiş. Selam verdim selamımı almadı, ben de şaşırdım tabi. Bırakır mıyım peşini? Zorlamayla konuşturmayı başardım bu "eski" arkadaşımı. Detay önemli değil, sorun yazdıklarımmış, düşündüklerimmiş. Benle konuşulmazmış, onun da bundan sonra benimle konuşacak bir şeyi yokmuş. Düşüncelerimi de dinlemek istemediğini söyledi, kinini kustu rahatladı. Kini samimiydi, üzülmedim o yüzden. Zaten sorun bu da değildi.

        Peki ben bu üç olayı neden anlattım, tek bir amacım var o da bu üç ayrı tavrın ortaklığı, yani ideolojilerin insan algılarını yokettiği bir çağda ben iletişim gibi modası geçmiş bir tekniği kullanmaya çalışıyordum. Dün gece bu meseleyle ilgili, acaba kendimi ifade etmekte mi sorun yaşıyorum diye düşünürken, bir arkadaşım (İsmail) bu durumun özetini benim yapamayacağım kadar güzel bir biçimde yaptı. Yani problem benim kendimi anlatamamam değildi, problem başkalarını anlatmamdı. İnsanlar kendilerini ve düşüncelerini mükemmel sanıyor ve benim gibi biri çıkıp bunun böyle olmadığını söylüyordu. Düşünebiliyor musunuz ne kadar korkunç bir şey yaptığımı? Ama ne yapayım? Kendinin "mükemmel" olduğunu düşünen insanların mükemmelliklerini onaylasam daha mı iyi? Ya da sussam? Onu hiç yapamam zaten, bakın büyük hikayeci Sait Faik ne güzel anlatıyor halimi: "yazmasam deli olacaktım". Söyleyin şimdi ben ne yapayım? Konuşup yalnızlığın muskasını mı takayım boynuma, yoksa susup dostlarımın -ya da sandıklarımın- mükemmellik hastalığıyla yok oluşlarını mı izleyeyim?

       "Söz vermiştim kendi kendime: yazı bile yazmayacaktım. Yazı yazmak da hırstan başka ne idi ? Burada namuslu insanlar arasında sakin ölümü bekleyecektim. Hırs hiddet neme gerekti? Yapamadım. Koştum tütüncüye, kağıt kalem aldım. Oturdum. Ada'nın tenha yollarında gezerken canım sıkılırsa küçük değnekler yontmak için cebimde taşıdığım çakımı çıkardım. Kalemi yonttum. Yonttuktan sonra tuttum öptüm. Yazmasam deli olacaktım."

Sait Faik, Mahalle Kahvesi

 

                                                                                                                    

 

YAŞLI ŞAİRLERİN DERDİ

Bu ülkede bir güruh var. Sürekli olarak genç şairleri eleştiren, onların şiirinin alıcısının çokluğundan rahatsız olan. Sürekli olarak : "Bunların yazdıkları şiir benim zevkime hitap etmiyor, niye zorluyorlar, niye şiir yazmaya çalışıyorlar anlamıyorum" diyen insanlar.
Beyefendiler bazen öyle konuşuyorlar ki zannedersin memlekette iyi şiirin kıstası zat-ı alilerinin zevkleridir. Eğer yazılanlar o zevke hitap ediyorsa şiir, etmiyorsa şiir değildir. Sorsan hepsi birer Yahya Kemal ve şiir onların yazdıklarıyla beraber bitmiştir. Bundan sonra şiir yazılamaz, yazılmış olduğu iddia bile edilemez. Her biri adeta, Hilmi Yavuz'un "her genç şair şiirin kendisiyle başladığını, her yaşlı şairse kendisiyle bittiğini zanneder" sözünün canlı timsali gibi.

 

Cidden de bu işin Hilmi Yavuz'un dediği gibi gençlik ve yaşlılıkla yakından ilişkisi olduğunu düşünüyorum. Çünkü bakıyorum bu "şiir benimle bitti siz yazmayıncı" şairlere hepsi biyolojik olarak yaşlanmış diyebileceğimiz insanlar. Aynı şekilde şiir anlayışı olarak da eskimiş bir anlayışın yılmaz savunucuları. Sürekli olarak bu insanların tepeden bakmacı, yok sayıcı, küçümseyici laflarına (eskiler laf-ı güzaf der) maruz kalıp onları kırmamak adına ağzımı açmadığım, açsam da bir işe yaramayacağını bildiğim bıkkınlık anlarında, üniversite yıllarından zihnimde eksik-yalnış kalmış şu Necati Bey beyiti gelir aklıma her nedense?

"Gönül muhabbeti adet edinmiş yoksa
Ne sende hal kalmıştır ne de bende mecal"

                                                                                                    

BİR KADIN KALBİNE BİLE GİREMEMİŞ ADAM

      Tarikat eğitimi sırasında taliplere (öğrenci diyelim bilmeyenler için) ahlak eğitimi için bazı hikayeler anlatılırmış. Ben bugün tarikat eğitimi sırasında kullanılan "Eyvallah Şehri" hikayesini öğrendim. Sizinle de paylaşayım hikayeyi.

      Dergâhın birinde mürid şeyhine her gün abdest alması için su taşımakla görevlendirilmiş. Şeyhine su taşıdığı bir gün abdest alması için suyu şeyhinin eline dökerken şeyhinin elinde suyun değmedği bir yer görmüş. Şeyhi abdestini almış ama bu yer kuru kalmış. Mürid aklından şunları geçirmiş "adam koskoca şeyh olmuş ama tek bir kuru nokta dahi kalsa abdestin kabul olmayacağını bilmiyor." Şeyh de bu sırada müridin yüzüne bakmaktaymış ve mürşidinin aklından neler geçirdiğini hemen anlamış. Bu olaydan sonra da Müridi dergâhından kovmuş.

      Mürid aç, susuz, perperişan dağlara vurmuş kendini. Dağlarda bir çobanla karşılaşmış. Çobana, açlıktan, yorgunluktan öldüm hiç param da yok bana yardım et, demiş. Çoban mürşidin haline üzülmüş ve ona şu aklı vermiş: Şu dağın arkasında bir şehir var, adı Eyvallah Şehri'dir, oraya git orada istediğini ye-iç çıkarken sadece bir eyvallah de yeter, o şehirde para geçmez eyvallah geçer ancak bu şehrin iki kuralı vardır, bunlara uymazsan seni ya kovarlar ya da döverler. Mürid heyecanla: ben tüm kurallara uyarım neymiş o kurallar der. Çoban, bu şehirde ne kulun ne de Allah'ın işine karışmayacaksın, kuralları budur demiş. Mürid çok sevinmiş ve ohoo basitmiş uyarım bu kurallara diyerek çobana teşekkür etmiş ve şehre doğru yola koyulmuş.

      Mürid şehre girince ilk önce bir lokantaya girmiş. Bir güzel karnını doyurmuş, çıkarken hesabı ödemek için bir eyvallah çekmiş. Sonra bir hamama gitmiş bir güzel yıkanmış, çıkarken de bir eyvallah çekerek hamam ücretini ödemiş. Mürid aylarca şehirde eyvallah eyvallah diyerek yaşamış. Bir gün artık evlenmeliyim diye düşünüp cariye pazarına gitmiş. Cariye pazarında iri gözlü, simsiyah dalgalı saçlı bir kız beğenmiş. Sahibine bir eyvallah çekip kızı satın almış ve kızla evlenmiş. Günler bu şekilde eyvallah eyvallahlarla geçip gidiyormuş. Mürid gene bol eyvallahlı bir günün akşamında sokağa çıkmış, sokakta yanyana yürüyen iki kadın görmüş. Birisi belli ki çok yaşlı, topallaya topallaya, hırıltılı nefeslerle yürüyor ve bütün vücudunu siyah peçeyle kapatmış, diğeriyse gencecik, sarı saçlarıyla ve mavi gözleriyle insanı büyüleyen bir afet. Bu sarı saçlı afetse yanındaki kadının aksine nerdeyse çırılçıplak. Mürid, şu işe bak asıl örtünmesi gereken açık seçik örtünmesi gerekmeyen kara peçelere gömülmüş diye içinden geçirirken. Sarışın afet, imdat, polis, polis, polis burda bir adam var kulun işine karışıyor diye bağırmaya başlamış. Polisler hemen gelmiş mürşidi öldüresiye dövmüşler. Dayaktan sonra, Mürid zar zor evine gidebilmiş. Evinde yatağına uzanmış ve Allah'ım bana niye böyle bir bela verdin demiş. Bu sefer karısı imdat, polis, polis bu adam Allah'ın işine karışıyor diye bağırmaya başlamış. Polisler gelmiş ve müridi tekrar dövüp şehirden kovmuş.

      Mürid tam o sırada yüzüne çarpılan bir suyla uyanmış ve kendini şeyhinin abdest almasına yardım ederken bulmuş. Meğer bu yaşadıklarının hepsi birer hayalmiş. Bu hayali de şeyhi onun her yaptığına eyvallah demeyi öğrensin diye aklına sokmuş. Mürid pişman olmuş ve bir daha şeyhinin Eyvallah Şehri olan dergahından kovulmamak için sürekli eyvallah diyen bir adam haline gelmiş.

      Şimdi diyeceksiniz ki bu adam bu hikayeyi neden anlattı, bu başlıkla bu hikayenin ne alakası var. Açıklayayım, hani bazı insanları yadırgarlar ya, bu yaşa gelmiş bir kadın kalbine bile girememiş, dostları sürekli azalmış düşmanları sürekli artmış nasıl adam bu derler, hala doğru düzgün bir işi bile yok, işi varsa bile hiç yükselememiş diye geçirirler içlerinden.

      Bunu düşünen insanlarsa bir kadının kalbine girmek için her türlü palyaçoluğa soyunmuş ve o kadını elde etmek için her şeye "eyvallah" çekmiş, dostluklarını koruyabilmek için onların her hatasına, yanlışına "eyvallah" demiş, bir işe girerken kırk takla atmış her önüne gelene "eyvallah" çekmiş yani elde ettiği her şeyi "eyvallah" çekerek elde etmiş insanlardır.

      Oysa bu "bir kadın kalbine bile girememiş adam" , bu "dostlarını bir bir kaybetmiş adam" , bu "doğru düzgün işi bile olmayan adam" her hatayı bir silgi gibi düzeltmeye çalıştığı için, palyaçoluğu, hilkat garibeliğini reddettiği için, dalkavukluğa çirkinliğe tahammül edemediği için eyvallah şehrinden kovulmuş ve sizin sahip olduğunuz hiçbir şeye sahip olamamıştır.

      Eğer siz de bir gün böyle bir adamla karşılaşırsanız, yadırgamayın bu adamı, saygı duyun, örnek alın demiyorum, bu hikayeyi hatırlayıp onun neden "Eyvallah Şehri'nden kovulduğunu" sizinse "Eyvallah Şehri'nde neden bu kadar mutlu olduğunuzu" düşünün yeter.


                                                                                                   

 

ÜLKÜSÜZ ÜLKÜCÜLÜK

      Üniversite çevresinde varolan başka bir düşünce yapısından bahsetmek istiyorum.
Bu tip insanlar kendilerini tanımlarken "ülkücü" gibi bir sıfat kullanıyorlar. Doğrusunu söylemek gerekirse bu "ülkü" nedir, neyi amaçlamaktadır, savunduğu ilkeler filan nelerdir ben pek fikir sahibi değilim. Üniversite hayatım boyunca bu ülkücülere çok maruz kalıp hiç de hoş olmayan anılarla ayrıldığım için söylemiyorum ancak kendine bu sıfatla eşleştiren hiçbir insanın fikri bir mesele üzere sohbetine şahit olmadım.

       Daha fazla uzatmadan bu kitle hakkındaki görüşlerimi belirteyim. Benim tanıdığım ülkücüler kendilerini milliyetçi bir dünya görüşüne sahip olduğunu iddia eden insanlardır. Ancak gördüğüm kadarıyla bu milliyetçilik, siyah takım elbiseye, kundura ayakkabıya, kehribar taşlı tesbihe indirgenmiş bir şekilcilikten başka bir şey değildir. Bu çocuklar her ortamda milliyetçiyim der ancak bu milliyetçilik olarak adlandırdıkları düşünce vatanseverlikten çok uzak devletçi-partici bir anlayıştır. Onlara göre milliyetçilik bir partinin bekası, onun kutsal amaçlarını müdafaa etmekle eş anlamlıdır. Ancak benim anlam veremediğim bir şekilde bu düşüncelerini "vatanseverlik" ile eş tutarlar.

       Oysa vatanseverlik sadece ve sadece bir milletin insanını sevip, bir partiyi, bir kişiyi yüceltmek değildir. Vatanseverlik, bir ülkenin dik dağlarını, kül rengi taşlarını, gürül gürül akan ırmaklarını sevmektir. Bir Ege türküsüyle içlenip, bir Güneydoğu Anadolu düğününde eğlenmektir. Vatanseverlik, Giresun'da fındık ağacının dallarının kestiği eli, Diyarbakır'da karpuzun tohumuna can veren alın terini alıp başa taç etmektir. Vatanseverlik, Orta Anadolu'da bir köy kahvesine oturup ordaki insanlarla saatlerce sohbet edebilmek, yaşlı bir teyzenin kırmızı ışıkta karşıdan karşıya geçmesine yardım etmektir. Vatanseverlik, Karadenizin buğulu sularında yüzen balıkların yaşama alanlarını yokeden HES'lere, ciğerlerimizi delen filitresiz fabrika bacasının dumanına, işçisine emeğinin karşılığını vermeyen, emekçinin rızkına göz diken patrona düşman olmaktır. Ben hayatım boyunca böyle bir vatanseverliğe inandım, daha farklısını düşünemedim bile.

       Kendini ülkücü olarak tanımlayan arkadaşlar, bu yazdıklarımda yalan-yanlış varsa düzeltin, yoksa n'olur kendinizi düzeltin.

                                                                                                         

ATTİLÂ İLHAN'ın MEHMET KAPLAN'a Sitemi


Mehmet Kaplan, "Şiir Tahlilleri" kitabında Attila İlhan'ın şiir anlayışını eleştirirken aynı zamanda Attila İlhan'ın yaşamına dair bazı çıkarımlarda bulunur. Bunlardan bazıları şunlardır: "çok genç yaşta içkiye alışan"(s.260), "şair aşırı derece içkiye düşkündür"(s.261), "şair en çok içkisizlikten ızdırap çekiyor(s.261) Mehmet Kaplan'ın bu iddialarının aksine, Attila İlhan içki kullanmamaktadır. Olmadığı biri gibi yansıtılmasından rahatsızlığını kitabın yayınevi olan Dergah Yayınları'na yazdığı mektupta şu şekilde dile getirmiştir: *"bilmiyorum yeri ve sırası mıdır ama, mehmet kaplan bey'in şiir tahlillerinde attila ilhan şiirinin çözümlenmesi aşağı yukarı alkol düşkünlüğü ile açıklanmak suretiyle yapılmak istenmiştir, bilgi kabilinden yıllardır ağzıma içki koymadığımı, koyduğum zaman da bunun birkaç yudumu geçmediğini belirtmek isterim. sanatçı ile yazdığını özdeşleştirmek bazı hallerde böyle ilginç yanlışlıklara yol açabiliyor, attila ilhan, türk edebiyatında sık görülen o akşamcı edebiyatçılarından da, içki düşkünü ozanlardan da olmamıştır."

*Mektup Dergah dergisinin 316. sayısından alınmıştır.

 

                                                                                                                           

Sosyalist Üniversite Gençliği Ne Durumda?

Üniversite kantinlerinde yarım saat oturun bu zihniyetin temsilcisi kitleden (yığın da diyebiliriz) onlarcasına, yüzlercesine rastlamanız mümkün. Sosyalistim diyor ama bu bir etiket, estetik bir yanılsama. Bu sosyalistliğin hiç bir fikri altyapısı ya da etik kaygısı yok. Bu yığından bir kimse ard arda slogan olmayan üç cümle dahi kuramıyor. Fikirler birbirleriyle tartıla tartıla gelişir ancak bu yığının mensuplarının kendilerine ait en ufak bir fikri olmadığı için karşıt görüşle fikri bir çarpışmaya girecek cesaretleri de yok. Kendilerini öteki görüp, olmamalarına rağmen, çeşitli mekanlarda biraraya gelip kendi kendilerini onayladıkları "haklılık ideolojisi" inşa etmekteler. Sloganlarla, "nasyonal sosyalist gericiliklerle" zihinleri iğdiş edilmiş ama farkında değiller. Bu insanlara göre sosyalizm bir "slogan yarışı" , "bir etnisite meselesi" ya da "mezhepci bir karşı koyuş" , sosyalizmin bunlarla hiç alakası olmayan bir bilim olduğunu, değil akıllarına, hayallerine bile getiremiyorlar.

                                                                                                                    


 

 

mukemmel.tr.gg